Görünenin Altındaki Derin Mevzular
Bazen, bir alışkanlığı oturtmaya çalışırken yaşadığımız zorlukların görünen sebepleri olur. azen de göremediğimiz başka sebepler vardır. Ruhsal ya da bilinçdışı sebepler.
Burada hep kendi yapabildiklerim üzerinden örnekler veriyorum fakat bu, aslında hayatta kalma yanılgısını pekiştiren bir şey olabilir, hayatta kalma yanılgısı bölümüne yetişmeyenlere ve hafızasını tazelemek isteyenlere ilgili yazı: Hayatta Kalma Yanılgısı
Yani, ben bende işe yarayan yolları paylaşıyorum ama anlattıklarım çoğunlukla “nerelerden darbe alırsak alışkanlık oluşturma meselesi zora girer” sorusunun cevabını vermiyor. Başarısızlıkları paylaşmanın başarıları paylaşmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorum, tabii başarısızlıklarımı paylaşırken o kadar da gönüllü hissetmiyorum. Sadece paylaşırken değil, kendime itiraf ederken de huzursuzlanıyorum. Ama bu huzursuzluğun, vereceği faydayı gölgelemesini istemediğim için gelin bugün bir seneyi geçen bir alışkanlık oturtamama maceramı anlatayım.
Kendimi bildim bileli yazmaya karşı bir ilgim vardı, neredeyse okuma yazmayı öğrendiğimden beri şiirler, öyküler, denemeler yazarım. Zaten bu bülteni yazarken bu kadar rahat hissetmemin bir yönü de bu. Kelimelerle oynamayı, onları eğip bükmeyi seviyorum. Bu sevgimin bazı meyvelerini alabilmek de mutlu olduğum bir konu, basılmış iki kurgu kitabım var. Hem yazıp çizmekle ilgilendiğimi hem de klinik psikolog olduğumu duyan bir yayınevi editörü benden özel olarak ergenlere yönelik bir kitap yazmamı istedi. Bir yazarın hayali. Elbette ki çok sevindim. İstersem kurgusal istersem bilgi içerikli yazabileceğimi söylediler. Bu ikisinin karışımı bir kitap yazmak istedim. Heyecanla kolları sıvadım. İlk iş olarak ergenlerin güncel sorunlarını öğrenmek için dokuz on gençle bir odak grup görüşmesi yaptım. Daha sonra ergenlere yönelik yazılmış farklı kitaplardan başlıklar derledim. Tüm bunları harmanladım ve bir yazı planı oluşturdum.
Kulağa harika geliyor değil mi?
Şu an bunları yazarken bile içimde bir sıkıntı var. Bu kitabı yazmayı bir türlü alışkanlığa döndüremedim. Bir seneyi geçti ve ben en son aralık ayında editöre, kitabı bir aya bitireceğimi söylemiştim. Kendime son tarih koyarsam oturur yazarım diye umuyordum ama editörün cevabı hiç mi hiç işime yaramadı “zaman konusunda bir sıkıntımız yok, ne zaman bitirirseniz”.
Haftalık düzenli bülten yazarken, başka yerlere başka yazılar yazarken aklımda hep şu cümle var: önce şu kitabı bitir. Bir yandan editöre karşı mahcubiyet hissediyorum, sözümün arkasında duramadım, elimde pek de hacimli olmayan bir dosya var, bir yandan kendime mahcubum, bu kadar önem verdiğim bir meselede bu ayak direme de ne? Bir yandan toplantımıza katılan gençlere mahcubum, o kadar vakit ayırıp fikirlerini paylaştılar… Mahcubum da mahcubum. Ve bu mahcubiyet beni yazmaya motive etmeye yetmiyor. Bir gün yazabiliyorsam bir ay yazamıyorum. Üstelik alışkanlık oturtmaya dair fazla fazla bilgim ve tecrübem var. Oturtabildiğim başka birçok alışkanlığım da bunun kanıtı. Ama bu kitap işi olmuyor, yazamıyorum.
Geliyoruz derin mevzulara. Ben bu kitabı neden yazamıyorum?
Bazen, bir alışkanlığı oturtmaya çalışırken yaşadığımız zorlukların görünen sebepleri olur. Mesela önceki yazılarımdan birinde yüzmeyi çok sevdiğim halde havuzun evime olan uzaklığından dolayı bunu alışkanlık haline getirmekte zorlandığımı yazmıştım. Yakın bir havuza gitmeye başladım ve sorun çözüldü.
Bazen de göremediğimiz başka sebepler vardır. Ruhsal ya da bilinçdışı sebepler. Örneğin yüzmeyi alışkanlık haline getiremeyen biri üzerinden gidelim, içten içe belki kendine o kadar zaman ya da maddi kaynak ayırmayı hak görmüyor olabilir. Veya yüzmenin kendisine iyi geldiğini fark etmiştir ve alışık olmadığı bu yeni ruh halinden korkmuştur. Ya da düpedüz değişimden korkuyordur. Veya yüzmeye başladığında yakın arkadaşının ona karşı kıskançlık hissettiğini sezmiş ve ilişkilerindeki dinamiğin değişmesinden endişe etmiştir… Burada birçok ihtimal yazabiliriz. İnsan ruhu karmaşık ve gizemli. Bazen ve sıklıkla, görünenin altında daha derin mevzular olduğunu söyleyebiliriz. Eğer ki görünen soruna dair çözme çabasına girip de çıkmazda hissederseniz bilin ki ruhsal bir engele takıldınız.
Benim sorunum da, tam olarak ruhsal bir engel. Önceden yazarken psikolog şapkası takmıyordum, yalnızca edebi kaygım vardı. Dünyalar kuruyor, dünyalar yıkıyordum. Birilerinin okuyacağını düşünmeden, sadece kendim için. İlham her yerdeydi. Bir üçüncü sayfa haberi, bir rüya, bir yerlerde okuduğum ufacık bir olay… Şu sanat sanat için midir, toplum için midir meselesi. Sanatı sanat için yapmak kolaydı. Fakat şimdi işin içine psikolog kimliğim de giriyor. Bu kitabı “bilen” bir pozisyondan yazmam bekleniyor. “Ya yanlış bir şeyler yazarsam, ya gereksiz bir şeyler yazarsam, alanda daha tecrübeli psikologlar var onlar yazsa daha iyi olmaz mı…” gibi düşüncelerle kendimi bir çıkmaza soktuğum, içinden ne süpervizörümle ne terapistimle çıkabildiğim bir yerdeyim. Kim bilir, belki şu an bu yazıyı yazmak utancıma bir panzehir olur ve “o kitabı artık yazarım”…
Alışkanlık oturtma sürecinde kendimize karşı şefkatli bir pozisyonda olmamızın iyi olacağını söylüyorum. Yine suçu iradeye atmak isteyenlerimiz olabilir ama suçu iradeye atmadan önce biraz daha derinlere bakmaya cesaret edebilirsek belki değişim orada başlayacaktır. Bilmiyorum, bu bir başarı öyküsü değil, dolayısıyla ruhsal engelleri nasıl aşabileceğimizin pratik cevabı bende yok. Henüz. Ama şuna eminim ki buraya eleştirel değil de meraklı bir gözle bakabilmek kendimize karşı şefkatli olmamızı gerektiriyor.
- Siz hangi alışkanlığı bir türlü oturtamıyorsunuz?
- Bu alışkanlığın oturmamasının görünür ve görünmeyen nedenleri neler olabilir?