Yirmi Dakika Kitap Okumak
Günde yirmi dakika, büyük prodüksiyonlarla gazlanan zihnime "eh işte" dedirtiyor. Yarım saat değil, kırk dakika değil, bir saat hiç değil. Yirmicik dakikacık. Fakat zihnim, alışkanlıkların birikme gücünü hesaba katamıyor.
Küçük alışkanlıklarla başlamak. Bunu sıklıkla duyuyoruz. Nasıl alışkanlık edineceğim sorusunun bilmemkaç maddelik listelerin tümünün başlarında yer alır. Ve bir o kadar da yapamadığımız şey de bu.
Doktor tavsiyesiyle kullanmam gereken iki tane takviye var fakat birkaç ay boyunca tek bir takviye kullanmadığım zamanlar olabiliyor. Sebebini birazdan anlayacaksınız… Rastgele bir zamanda ilham geliyor ve diyorum ki artık takviyelerimi muntazaman kullanacağım. Alarmlar kuruyorum, takviyeleri göreceğim yerlere yerleştiriyorum. Fakat orada durmuyorum, duramam, bana iyi gelecek başka ne gibi takviyeler olabilir araştırmaya koyuluyorum. Falan takviye şuna iyi geliyormuş, filan takviye buna iyi geliyormuş... Hepsini satın alıyorum, sabah kahvaltıdan önce, kahvaltıdan sonra, yatmadan önce... bir avuç takviye yutuyorum, kimi boğazıma takılıyor, kiminin tadı kötü, kimi toz şeklinde sulandırmam gerekiyor… Bu merasim zamanla beni yormaya başlıyor ve kahvaltıyı farklı bir yerde yaptığım bir gün ya da takviyeleri masaya çıkarmayı unuttuğum bir gün tüm bu takviye yutma seramonileri sanki hayatıma hiç girmemiş gibi buharlaşıp yok oluyor. Ben yine takviyelerin hiçbirini kullanmadığım bir döneme giriyorum.
Alışkanlık oturtmak deyince kocaman prodüksiyonlara gidiyor kafamız. Yeni bir sayfa açmanın dramatik olması gerektiğini sandığımızdan mı bilmem. Uçlarda dolaşıyoruz, ya hep ya hiç. Ya beni turp gibi yapacak sonsuz sayıda takviye kullanırım veya ihtiyacımın olduğu kesin olan d vitaminini dahi kullanmam. Ya tüm günümü kitap okuyup spor yaparak verimli geçiririm ya da hiçbir şey yapmadan salonun koltuğuna gömülürüm. Kafamdaki “ideal”e ulaştığımda süperim (kim süper olmaz ki), ulaşamadığımdaysa hiçbir şeyin mahiyeti yok.
Üç hafta önce bir okuma grubuna dahil oldum. Her gün saat 23.00 ile 23.20 arasında 20 dakika birlikte (fakat bireysel olarak) kitap okuyoruz. Beş dakika kala grupta okumaya başlıyoruz diye bir duyuru yapılıyor. Yirmi dakika geçtikten sonra da okuyanlar birer emoji bırakıyor.
Günde yirmi dakika, büyük prodüksiyonlarla gazlanan zihnime "eh işte" dedirtiyor. Yarım saat değil, kırk dakika değil, bir saat hiç değil. Yirmicik dakikacık. Fakat zihnim, alışkanlıkların birikme gücünü hesaba katamıyor. Yirmi dakikada yaklaşık yirmi sayfa okusam fakat bunu düzenli olarak sürdürsem, bir yılda 7300 sayfa ediyor, ortalama bir kitabı 200 sayfadan hesaplasak yılda yaklaşık 36 kitap ediyor. Kaçımız yılda bu kadar okuyabiliyor? Sayıların bir önemi olduğundan değil fakat rasyonel zihinlerimize argüman olarak bu sayıları veriyorum ki işin ehemmiyetini görün.
Oturup 1 saat okuyacağım desem, bunu her gün yapamayacağıma eminim, benim için sürdürülebilir değil. Yorgun bir günün sonunda ilk vazgeçeceğim şey bu kitap okuma saati olacak, buna eminim. Üç haftalık düzenli okumalar sayesinde bitirmek üzere olduğum kitabı okumaya ta üç ay önce başlamıştım, bu son üç haftalık sürede üç aydan daha fazlasını okudum. Hem de günde sadece yirmi dakika ayırarak.
İnsan zihninin zaafları var. Bunlardan biri ya hep ya hiç zihniyeti. Halbuki eh işte’lerden neler neler çıkıyor.
Bu okuma grubunun insanın başka zaaflarını kullanan tarafları da var. Olur ya, siz de arkadaşlarınızla, eşinizle dostunuzla benzer bir oluşum kurmak isterseniz hem bu zaaflardan hem de bu zaafları nasıl kullanabileceğinizden bahsedeyim.
Birincisi, insanın topluluk canlısı olması. Tek başımıza çıktığımız yollar, birlikte çıktığımız yollardan çok daha zor ve çetrefilli. Sosyal bir oluşum içinde olmak, bu yolda eşlikçilerimizin olması, yolu kolaylaştırıyor.
İkincisi, hesap verme zorunluluğunun davranışlarımızı güdüleyebilmesi. Bu da yine insanın sosyal bir varlık oluşundan kaynaklanıyor, “kim okudu” sorusu ve bunun takibi insanı motive ediyor, okumaya teşvik edebiliyor.
Üçüncüsü, grubun size bahsetmediğim bir kuralı var: birisi eğer üst üste üç gün okumazsa gruptan atılıyor. Hiçbir bahane geçerli değil, sınavım vardı, hastaydım, beyin ameliyatına girmiştim, ölüyordum… Oturtmaya çalıştığımız alışkanlığı yapmadığımızda bir sonucunun olması, bizi o davranışı ne pahasına olursa olsun yapmaya teşvik ediyor. Davranışı daha önemli bir yere koymamızı sağlıyor. Yoğun bir günün sonunda ilk vazgeçtiğim şeylerden biri bu olmuyor mesela, vazgeçebilmem için daha büyük şeyler olması lazım.
Dördüncüsü, grup sizden sürdürülebilir ufak bir taahhüt istiyor. Bir saat değil, yarım saat bile değil, yalnızca yirmi dakika. Yirmi dakika okuyorum diyerek kimseye hava atamayız fakat bu bizim için yirmi dakikadan çok daha fazlası. Bir düzen kurmak, sistem kurmak, kendimize zaman ayırmak, özgüvenimizi, özsaygımızı arttıracak tutarlı bir davranışı sürekli olarak devam ettirebilmek. Zaten esas mesele de bu. Tam olarak bunu yapamıyoruz. Kendimizle tutarlı bir ilişki kuramıyoruz. Ya hep ya hiç arasında mekik dokuyoruz.
Konuyu takviyelere tekrar getirip yazıyı dairesel olarak da tamamlamak istiyorum fakat zihnim tamamıyla ikna olmuş değil, bana hâlâ daha fazla takviye kullanmam gerektiğini söylüyor. Sanırım uzun vadedeki faydamı gözetmek adına (sürdürülebilir olması için) bu sesi dinlemeyeceğim ve yalnızca doktorumun tavsiyeleriyle yetineceğim. Bakalım yapabilecek miyim? Sizi de oturtmak istediğim alışkanlıklar listenizde minimalleşmeye davet ediyorum.
Hayatlarımız ya hep ya hiçten ibaret olmak zorunda değil. "Eh işte"ler de vardır.